BİR KAFAYA SAHİP OLMAMAK HAKKINDA

Standard

D. E. Harding‘in On having no head adlı kitabından seçilmiştir. Perennial Library, Harper & Row, 1972.

Yaşamımın en güzel günü -ya da yeniden doğduğum gün diyebilirim- kafa­mın olmadığını keşfettiğim gündü. Bu bir sözcük oyunu değil, herhangi bir biçimde ilgi uyandırmak için yapılmış bir espri değil. Büyük bir ciddiyetle söylüyorum: Benim kafam yok.

On sekiz yıl önce, otuz üç yaşındayken bunu keşfettim. Gerçi birden­bire ortaya çıkıverdi ama, önemli bir sorgulamanın yanıtı gibiydi; aylarca hen neyim?’ sorusunu yanıtlamaya dalmıştım. Genelde o ülkede olağandı­şı zihinsel durumlara daha kolay ulaşıldığı söylenir, ama herhalde o tarihte Himalayalar’da yürüyor olmamın konuyla pek fazla bağlantısı yoktu. Nasıl olursa olsun, pırıl pırıl, dingin bir havada, durduğum uçurumun kenarın­dan bakınca sisli mavi vadilerin ardında dünyanın en yüksek sıradağları yükseliyor, Kançencunga ve Everest dorukları, karla kaplı tepelerin arasın­da pek de göze batmıyordu; bütün bunlar en muhteşem hayallere değecek bir ortam oluşturuyordu.

Aslında olup biten, saçma bir şekilde basit ve olağandı: Düşünmeyi bı­raktım. Garip bir sükunet, acayip uyanık bir gevşeklik ya da hissizlik geldi üzerime. Akıl, hayal gücü ve bütün zihinsel laf kalabalığı sona erdi. Belki de ilk kez sözcükler yetersiz kaldı. Geçmiş ve gelecek uzaklaştı. Kim ve ne olduğumu, adımı, insanlığımı, hayvanlığımı, kısacası benim diyebileceğim her şeyi unutuverdim. Adeta o dakikada dünyaya gelmiştim, yepyeniydim, akılsızdım, hiçbir anım yoktu. Yalnızca şimdi ve şu dakikaya dair olan ney­se o vardı. Bakmak yeterliydi. Bakınca kahverengi ayakkabılarda son bulan haki pantolon paçaları, bir çift pembe elde son bulan haki gömlek kollarını ve haki gömleğin yukarıya doğru uzanan ve sanki bir yerde bitmeyen ön tarafını görüyordum! Başımda bitmediği kesindi.

Bir kafanın bulunması gerektiği yerdeki deliğin, sıradan bir boşluk, önemsiz bir hiçlik olmadığını fark etmem fazla uzun sürmedi. Tam tersine, bu boşluk fazlasıyla doluydu. Uçsuz bucaksız dolu bir boşluktu, her şeye yer bulunabilen bir boşluktu; otlar, ağaçlar, gölgeli uzak tepeler, mavi gök­te dolaşan bulutlan andıran karlı doruklara yer vardı. Bir baş yitirmiş ve bir dünya kazanmıştım.

İnanılmaz derecede soluk kesiciydi. Neredeyse soluk almaktan vazgeç­miş, Armağanıma dalmış gibiydim. Harika manzaranın, tertemiz, parlak havanın ortasında, yalnız ve desteksiz, gizemli bir biçimde boşlukta asılı ve (ve işte bu, hayranlık ve sevinç uyandıran en gerçek mucizeydi), tümüyle “benden’ bağımsız, herhangi bir gözlemci tarafından lekelenmemiş duruyor­du. Onun tüm varoluşu, benim bedenen ve ruhen tümüyle yok oluşumdu. Havadan daha hafif, camdan daha saydam, tümüyle kendimden sıyrılmış olarak ben hiçbir yerde yoktum.

Bu görüntü, sihirli ve gerçekdışı niteliğine karşın ne bir düş ne de bir vahiydi. Tam tersine sıradan yaşamın uykusundan aniden uyanmak, düş görmeye son vermek gibiydi. Her şeyi gölgeleyen zihinden ilk kez uzaklaş­tırılmış, kendini aydınlatan gerçekti. Tamamen belirgin olanın en sonunda ortaya çıkışıydı. Karmaşık bir yaşam öyküsünde berrak bir andı. En azın­dan çocukluğumdan bu yana göremeyecek kadar meşgul ya da kurnaz ol­duğum bir şeyi artık göz ardı etmekten vazgeçmekti. Eskiden beri karşımda dikkatimi cezbeden her şeye karşı eleştirisiz ve çıplak bir ilgiydi; mutlak kimliksizliğimdi. Kısacası, tartışmaların, düşüncelerin, sözcüklerin ötesin­de, son derece basit, yalın ve anlaşılır bir durumdu. Ne sorular yükseldi ne de bu deneyimin ötesinde bağlantılar; yalnızca huzur ve dingin bir sevinç ve dayanılmaz bir yükten kurtulma duygusu vardı.

Himalayalar’daki keşfimin ilk heyecanı geçerken, bu keşfi kendime aşağı­daki sözcüklerle tanımlamaya başladım.

Her nasılsa kendimi bedenim olan bu evde yaşayan ve dünyaya evin iki yuvarlak penceresinden bakan biri olarak düşünmüştüm belirsizce. Şimdi ise hiç de öyle olmadığını anlıyordum. Uzaklara doğru bakarken, şu dakikada birşeyin bana kaç tane gözüm olduğunu söylemesini istiyordum; iki mi, üç mü, yüzlerce mi var ya da hiç mi yok? Daha doğrusu, ön cephem­de yalnızca, çerçevesiz, ardına kadar açık ve kimsenin dışarı bakmadığı bir pencere var gibi geliyor bana. Her zaman için öteki kişinin gözleri ve onları çerçeveleyecek bir yüzü vardı; bunun ise asla olmamıştı.

Öyleyse birbirinden tümüyle farklı iki ayrı insan türü vardır. Sayısız örneğiyle karşılaştığım birincinin omuzları üzerinde bir başı vardır (ve “baş” derken üzerinde çeşitli delikleri olan, kıllı, yirmi santimetrelik bir küreden söz ediyorum); bir tek örneğini gördüğüm ikinci türün ise omuzlarının üzerinde böyle bir şey yoktur. Şimdiye dek bu önemli farkı ben görmezden gel­mişim! Bitmek bilmeyen bir delilik nöbetinin, yaşam boyu süren sanrıların (“sanrı” derken sözlük anlamında, yani ‘gerçekte var olmayan bir nesneyi algılamak’ anlamında kullanıyorum) kurbanı olarak kendimi her zaman diğer insanlar gibi görmüştüm ve asla kafası olmadığı halde yaşayabilen iki ayaklı bir hayvan olarak algılamamıştım. Bu sınırsız berraklığa, ışıltılı, mutlak boşluğa ve boşluk olduğu halde -her şeyi kapsamak yerine- her şey olan boşluğa, başın yerine geçen, her zaman var olan bu harikalığa şimdiye dek kör olarak kalmıştım, ki onsuz zaten körüm. Çünkü ne kadar dikkatle baksam da, burada bu dağların, güneşin ve gökyüzünün yansıtıldığı boş bir perde, aksettirildikleri bir ayna ya da içinden görüntülendikleri şeffaf bir mercek ya da göz veya en azından sunuldukları bir ruh ya da bir zihin veya ne kadar belirsiz olursa olsun, manzaradan ayırt edilebilecek bir izleyici bu­lamıyorum. Hiçbir şey, hatta şaşırtıcı, ele avuca gelmeyen ‘mesafe’ denilen engel bile araya girmiyor: koskocaman mavi gök, karların pembe çerçeveli beyazlığı, otların parlak yeşili; uzakta olacak hiçbir şey olmadığına göre, bunlar nasıl uzakta olabilir? Başsız boşluk burada her türlü tanımlamayı ve konuşlandırmayı reddediyor: Boşluk ne yuvarlak, ne küçük ne büyük hatta ne de oradan ayrı ve burada. (Eğer buradan oraya doğru ölçümlemeye yara­yacak bir kafa olsaydı bile, cetvelin ucu Everest’in zirvesine kadar uzanırdı ve uçtan uca okurken -başka biçimde okumam olanaksız- bir noktaya, hiç­liğe indirgenirdi.) Daha doğrusu şu renkli şekiller kendilerini tüm yalınlıklarıyla ortaya koyar, uzak ya da yakın olmak, şu ya da bu olmak, benim ya da benim değil, bana görünürler ya da verilidirler gibi karmaşıklıkları yoktur. Tüm ikilik -öznenin ve nesnenin tüm ikiliği- ortadan kalkmış gibi; kapsa­madığı bir anlamı çözmeye çalışmaya benzemiyor artık.

Görünümün ardından gelişen düşünceler işte böyleydi. İlk elden yaşa­nan deneyimi öyle ya da böyle tanımlaya çalışmak, yalınlığı karmaşık hale getirerek yanlış adlandırmak olurdu. Gerçekten de otopsi incelemesi ne kadar uzarsa, canlı özgün nesneden o kadar uzaklaşır. Bu tanımlar kişiye o görünümü anımsatır (berrak farkındalığı olmadan) ya da yinelenmesi için davetiye çıkarır ama ne temel niteliğini daha fazla aktarabilir ne de yine­lenmesini sağlar. Nasıl en iştah açıcı mönü yemekle aynı tadı taşımazsa ya da mizah hakkında bir kitap okumak kişiye bir espriyi anlama yeteneği vermezse, bu da öyle. Öte yandan uzun süre düşünmemek ve kişinin ya­şamının aydınlanmış aralıklarını karmaşık fonla bağdaştırmaya kalkışma­mak da olanaksızdır. Doğrudan olmasa da, aydınlanmanın yinelenmesini yüreklendirebilir.

Elbette ertelenemeyecek bazı sağduyulu itirazlar, her ne kadar sonuç­suz da olsa mantıklı yanıtlar bekleyen sorular olacaktır. Görüşünü kişi­nin kendisine bile ‘doğrulayabilmesi’ gerektiği gibi dostlarına da güvence vermesi gerekebilir. Bir bakıma tanımlama girişimi saçmadır. Çünkü do notasını duymak ya da çilek reçelini tatmak kadar yalın ve yadsınmayacak bir deneyime, herhangi bir tartışma bir şey ekleyemez ya da çıkartamaz. Bir başka açıdansa, eğer kişinin yaşamı birbirine yabancı fikirlerle dolu iki fikir-sızdırmaz bölüme ayrılmayacaksa bu girişimde bulunulmalıdır.

İlk itirazım kafam olmadığı halde burnumun olduğu şeklindeydi. İşte bu­radaydı, nereye gitsem, gözle görülür biçimde benden önce gidiyordu. Eğer sağ tarafımdaki ve sol tarafımdaki belirsiz, pembemsi ama tümüyle saydam bulutlar burunlar ise, demek bende bir yerine iki tane var ve sizin suratını­zın ortasında gördüğüm tek, saydam olmayan çıkıntı bir burun değil; yal­nızca yalancı ya da aklı karışık bir gözlemci böylesine farklı şeyler için aynı adı kullanabilir. Sözlüğüme ve genel kullanıma bağlı kaldığım takdirdeyse diğer tüm insanların birer burnu varken, benim yok demek zorundayım.

Ne var ki eğer sözlerini vurgulamak isteyen, yanlış yönlendirilmiş bir kuşkucu, bu yöne, bu iki pembe bulutun ortasına yumruğunu nişan alır­sa, sonuç sanki en somut ve yumruklanabilir buruna sahipmişim gibi kötü olacaktır. Ayrıca tam orta bölgede eksikliğini hiç hissetmediğim, açıkla­namaz gerginliğin, hareketlerin, basınçların, kaşıntıların, gıdıklanmaların, ağrıların, sıcaklığın ve zonklamaların karmaşasına ne demeli? Her şey bir yana, elimle yokladığım zaman ortaya çıkan dokunma hissi ne olacak? Bu bulguları bir araya getirince kafamın şimdi tam bu noktada bulunduğunun güçlü kanıtları oluşmuyor mu?

Ama oluşmuyor. Bu noktada hissedilen çok çeşitli duygular göz ardı edilemez, ama tümünün bir araya gelmiş olması bir kafa ya da benzeri birey oluşturmaz. Bunlardan bir kafa yaratmak için, burada bulunmayan, özellikle üç boyutlu, renkli öğelerin bir araya getirilmesi gerekir. Başka ka­falarda bulunduğu gözlemlenen gözleri, kulakları, ağzı, saçları, kısacası be­densel bileşenleri içermediği halde sayısız duygular yaratan bir kafa nasıl bir şey olabilir? Aslında bu bölgenin evrenimi gölgeleyecek en ufak sisler ya da renkler gibi engellerden arındırılması gerekir.

Yitirdiğim kafamı elimle hissetmeye çalıştığım zaman, araştırmaya gi­rişmiş elimi de yitiriyorum; elim de varlığımın tam ortasındaki boşlukta yok oluyor. Anlaşılan şu bomboş mağara, benim tüm eylemlerimin merkezi olan boşluk, başımın bulunmuş olduğunu varsaydığım bu sihirli yer daha çok harlı bir ateşe benziyor ve dünyayı aydınlatan ışıltısı ve parlaklığının bir an bile kararmaması için ona yaklaşan her şey bir anda yanıp yok oluyor. Hissettiğim ağrılar ve kaşıntılar ise, şu dağların, bulutların, gökyüzünün karartamadığı parlaklığı karartmaya yetmiyor. Tam tersine parlaklığın için­de varlığını sürdürüyor ve onların aracılığıyla ışıltı yayılıyor. Hangi duyular söz konusu olursa olsun, şu andaki deneyim ancak boş ve kayıp bir kafada gerçekleşiyor. Şu anda ve bu noktada benim dünyamla benim kafam bir­biriyle uyuşmuyor. Birbirine karışmıyor, ikisinin birden omuzlarımın üs­tünde durması olanaksız olduğundan, neyse ki tüm anatomisiyle birlikte gitmesi gereken kafam olmalı. Bu bir tartışma, felsefi bir sezgi ya da kişinin kendini heyecana sürükleyeceği bir konu değil; yalnızca DÜŞÜN-BAKALIM-BİL-BURDA-KİM-VAR yerine geçen BAK-BURDA-KİM-VAR denebilecek bir görüş. Kim olduğumu (ve özellikle ne olmadığımı) göremiyorsam bunun ne­deni düş gücümün içinde bulunduğum durumu kabul edemeyecek kadar etkin olması, çok ‘ruhsal’ olmam, çok fazla yetişkin ve bilmiş olmamdır. Farkındalık içeren bir ahmaklığa gereksinimim var. Kendi kusursuz boş­luklarını görebilmek için masum bir göz ve boş bir kafa gereklidir.

Belki de hâlâ bir kafam olduğunu söyleyen kuşkucu birinin fikrini değiş­tirmek için buraya gelip kendi gözleriyle görmeye davet etmek tek yoldur. Ama bu kişinin dürüst olması, gözlemlediklerinin dışında başka hiçbir şeyi tarif etmemesi gerekir.

Odanın uzak köşesinden bakınca beni kafası-olan-boylu-boyunca bir adam olarak görür. Ama yaklaştıkça yarım bir adam, sonra bir kafa, ardın­dan belirsiz bir yanak ya da bir göz ya da bir burun, sonra ise yalnızca bu­lanıklık olduğunu ve sonunda (dokunma noktasında) hiçbir şey olmadığını görecektir. Eğer gerekli bilimsel araç gerece sahip ise, bulanık görüntünün dokulara, hücre gruplarına, tek bir hücreye, hücre çekirdeğine, devasa mo­leküllere dönüştüğünü görecek ve sonunda hiçbir şeyin görülmediği tüm somutluğun ya da maddesel nesnelerin yok olduğu boşluğa ulaşacaktır. Her koşulda ne olduğunu görmek için buraya gelen gözlemci tıpkı benim gördüğüm boşlukla karşılaşacaktır. Benim yokluğumu keşfeder ve payla­şırsa, dönüp bana bakmak yerine benimle birlikte bakacak ve benim gör­düklerimi, yani boşluğun hayal edilebilecek her şeyle tıka basa doldurul­muş olduğunu görecektir. O da, merkez Noktasının Sonsuz bir Oyluma dönüştüğünü, Hiçliğin Her Şeye döndüğünü, Burasının Her Yer biçimini aldığını görecektir.

Eğer benim kuşkucu gözlemcim hâlâ duyularından kuşku duyuyorsa, kamerasını kullanabilir. Bir kameranın anıları ve beklentileri olmadığın­dan, o an orada gördüğünü kaydeder. Benim yine aynı resmimi kaydeder. Ta orada bir adam vardır; orta yerde bir adamın ufak tefek parçaları vardır; burada ise ne adam vardır ne de başka bir şey ya da öteki taraftan bakınca evren vardır.

Yani bu kafa, bir kafa değil, dik kafalı bir fikirdir. Eğer onu hâlâ burada bulabiliyorsam bazı şeyler görüyorum’ demektir ve derhal doktora gitmem gerekir. Bir insan kafası, bir eşek kafası, bir yağda yumurta ya da güzel bir demet çiçek görmem hiçbir fark yaratmaz; herhangi bir tepelik görmem sanrı gördüğüme işaret eder.

Bilincimin yerine geldiği zamanlarda, burada kafamın olmadığını açıkça biliyorum. Orada ise kafasız olmaktan uzağım; daha doğrusu ne yapacağı­mı bilmediğim kadar çok kafam var. İnsan gözlemcilerimin ve kameraların içinde saklanmış, resim çerçevelerinde sergilenmiş, tıraş aynalarında çeşit­li mimikler yapan, kapı kolları, kaşıklar, çaydanlıklar gibi parlak eşyaların üzerinden bakan az ya da çok büzülmüş, çarpılmış, önü arkasına dönmüş, çoğunlukla alt üst olmuş, sonsuz sayıda çoğalmış başlarımı görüyorum.

Ama bir başımın bir daha asla bulunmayacağı bir tek yer var: ‘omuz­larımın üstü’. Burada bulunduğu takdirde benim yaşam kaynağım olan Merkez Boşluğu gölgeleyecektir, ama şansıma hiçbir şey bunu yapabilecek gibi değil. Daha doğrusu şu bağlantısız başlar ‘dış’ ya da görüngüsel dün­yanın geçici ve ayrıcalıksız kazalarından başka bir şey değil ve bu dün­yanın merkezî bir özünün olması en küçük bir etki yaratmıyor. Öylesine ayrıcalıksız ki, aynada gördüğüm başımın bana ait olduğunu düşünmüyo­rum. Küçük bir çocukken kendimi aynada tanıyamazdım ve şimdi de bir an için yitirdiğim masumiyetimi yeniden kazanınca, yine tanımıyorum. Daha mantıklı olduğum anlarda orada gördüğüm o çok tanıdık adam aynanın ardındaki odada yaşıyor ve görünüşe göre tüm zamanını bu odaya bakarak geçiriyor. Bu ufak tefek, aptal, sınırlanmış, ayrıntılı tanıtılan, yaşlanmakta olan, pek kırılgan seyirci, benim buradaki gerçek Benliğimin her açıdan zıddı. Ben asla bu yaşlanmayan, sarsılmayan, boyutsuz, bilinçli ve tümüyle kusursuz Boşluktan başka biri olmadım. Şimdi, burada ve sonsuza dek sürecek olarak algıladığım benliğimi oradan bakan hayaletle karıştırmış olmam olanaksız!

Film yönetmenleri uygulamaya yönelmiş insanlardır; deneyimden geçen ki­şinin doğasını incelemek yerine, deneyimlerin yeniden canlandırılmasıyla daha yakından ilgilidirler ama her ikisi de birbiriyle bağlantılıdır. Örneğin, kendi kullandığım bir arabanın filmine oranla başka biri tarafından kulla­nılan bir arabanın filmine ne kadar zayıf bir tepki gösterdiğimi bu uzmanlar gayet iyi algılayacaklardır. Bir tanesinde ben, hızla yaklaşan, çarpışan, alev alev yanan ve sürücüleri ölen iki benzer arabayı yalnızca kaldırımda durup biraz merakla izleyen biriyim. Ötekisinde ise sürücü benim; tüm birinci tekil şahıs sürücüler gibi başsızım ve arabam (geriye ne kadarı kaldıysa) sabit duruyor. Dizlerim titriyor, ayağım gaz pedalına basıyor, ellerim direk­siyonla mücadele ediyor, arabanın burnu öne doğru uzanıyor, telgraf direk­leri yanımdan hızla geçiyor, yol bir o yana, bir bu yana kıvrılarak ilerliyor, başlangıçta minicik olan öteki araba dümdüz üstüme doğru gelirken gitgi­de büyüyor ve ardından çarpışma anı, büyük bir ışık patlaması ve bomboş bir sessizlik… Koltuğuma gömülüp soluklarımı düzene sokuyorum. Ben aptal yerine konuldum.

Şu birinci tekil şahıs sahneleri nasıl çekilir? İki olası yöntem vardır: ya başsız bir mankenin başının yerine bir kamera yerleştirilir ya da gerçek bir adam başını arkaya ya da yana iyice yatırıp kameranın yerleştirilmesine olanak tanır. Başka bir deyişle kendimi o aktörle özdeşleştirebilmem için, başının ortalıkta görünmemesi gerekir; benim gibi biri olması gerekir. Başı­mı- yerinde gösteren bir resim bana benzemiyor demektir; tümüyle yabancı birinin, hatalı tanımlanan birinin resmidir.

Birinin ortaya çıkıp, kendisinin en derin -ve en basit- gerçeklerine bir göz atması için bir reklamcıya başvurması gariptir doğrusu; ayrıca kü­çük çocuklarda ve hayvanlarda bulunmayan yanılsamalardan insanların kurtulmasına sinema gibi karmaşık bir modern buluşun yardımcı olması da çok gariptir. Başka çağlarda da yine bu kadar meraklı işaretçiler vardı ve insanoğlunun kendini aldatma kapasitesi tabii ki asla tamamlanma­dı. İnsan durumunun derin ama yarı karanlık farkındalığı herhalde uçan kafalar, tek gözlü ya da başsız canavarlar, hayaletler, insana ait olmayan kafalara sahip insan bedenleri ve (tıpkı noktalaması hatalı cümledeki Kral Charles gibi) kafası kesildikten sonra yürüyen ve konuşan şehitler hakkın­daki eski kültlerin ve efsanelerin popülerliğini açıklamaya yeterlidir; hiç kuşkusuz fantastik tablolardır ama bu adamın gerçek portresine sağduyu­dan çok daha fazla yaklaşmaktadırlar.

Eğer burada başım, yüzüm ya da gözlerim yoksa (sağduyu itiraz eder) sizi nasıl görebiliyorum ve gözler ne işe yarıyor? Aslında görmek eyleminin tü­müyle birbirine zıt iki anlamı vardır. Konuşan bir çifti gözlemlediğimiz za­man yüzleri hiç bozulmadan birbirinden biraz uzakta kaldığı halde birbir­lerini gördüklerini söyleriz, ama ben sizi gördüğüm zaman, her şey sizin yüzünüz oluyor, benim yüzüm yok oluyor. Siz benim sonumu oluşturuyor­sunuz. Yine de (Aydınlanma engelleyicilik, sağduyunun dilidir) aynı sözcü­ğü iki işlem için kullanıyoruz ve elbette aynı sözcük aynı anlamı taşıyor! Üçüncü kişiler arasında olup biten görsel iletişimde, yani ışık dalgalarını, mercekleri, ağtabakalarını, beyin kabuğunun görsel alanlarım kapsayan sürekli ve bağımsız fiziksel süreçler zincirinde, bilimciler, ‘zihin’ ve ‘görme’ kavramlarının nereye yerleştirilebileceğini ya da (eğer olabiliyorsa) bir fark yaratıp yaratmayacağını bulamıyorlar. Buna karşın gerçek görme birinci şahıstır ve gözlere gerek yoktur. Bilgelerin dilinde yalnızca Budha Doğası, Brahman, Allah, ya da Tanrı her şeyi görür, duyar ya da deneyimini yaşar.

One response »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s