Sudaki Ay – 2

Standard

Su ve Ay

Ama insan kendinde alemi, alemde de kendini görmeyi unuttu. Birlik unutuldu. Artık yerle gök arasındaki o uçsuz bucaksız genişlikte kendini sıkışıp kalmış hisseder ademoğlu. Ayrı düşüldü ya bir kere, neler gelmez artık insanın başına. Ruhundaki boşluğu göklere uzanıp zamanla mekanın olmadığı bir öte dünyadan aldığı dermanla doldurmaya çalışır. Rahmet dilemek için ellerini semaya açar. Rahmet hep yağar da gökten, bu ellerde durmaz artık.

Gökte rüzgardan, yerde topraktan kopan insan bir başına buldu kendini. Kalabalık içinde yalnızlığı bildi insan. Sevginin ismini duydu da kendini bilemedi. Kavgalar, şiddet, zorbalık arttı. Yapmak yerine yıkmak hakim oldu dünyaya. Insanın şehveti, hırsı hakim oldu. Insan insanlığını unuttu. Özünü unuttu.

Oysa hem kendi hem de her şey olabilirdi insan. Hem parça hem de bütün olabilirdi. Hem Adem/Havva olabilirdi hem de su, toprak, ay, güneş, akan ırmak, uçan kuş, esen rüzgar olabilirdi. Göğün maviliği, suyun berraklığı, denizin serinliği olabilirdi. Sonsuzluk olabilirdi. En önemlisi… özgür olabilirdi.

Uçan kuş kanadınca özgür, akan seller diriliğinde özgür. Tüm bunları olabilirdi insan, öyle yaratılmıştı çünkü. Şu koca evren insanın kalbine sığdırılmıştı. Bakmadı insan kalbine, bakmadı özüne. Görmedi oradaki evreni. Baksaydı dünyanın güzelliklerini görecekti orada; ab-ı hayat içip evrenin ölümsüzlüğün de ölümsüzlüğünü bilecek, gerçek diriliği bulacaktı kendi içinde. Baksaydı o da erecekti geçmişin haddesinden geçip gelen iksirin, dağların doruklarında biten otlardan yapılan merhemin sırrına. O da anlayacaktı kuşların, karıncaların dilini. Topraktan gelen şifadan nasibini alacaktı… Bakmadı.

Halbuki eskiden, çok eskiden beri kalplerine, özlerine, kendi doğalarına bakanlar gördüler. Şaman güç şarkısında, rahip duasında, derviş zikrinde, münzevi sessizliğinde hep bunu söyledi. Eski insanın efsaneleri, öyküleri hep evrenle insanın aynı özden olduğunu anlattı. Evrende ne varsa insanda da vardı. Insanda ne varsa evrende de vardı. Evren gelip insanın gönlüne sığmıştı. Insan evrene taşmıştı. Kalbine bakan, özünü gören mistikler bunu hep bildiler, hep söylediler. Tantracılar evreni kendi içlerinde, kendilerini de evrenin içinde gördüler. Sufilere göreyse, görünüşte büyük alem evrendi, küçük alem de insan; ama aslında evren insanın içinde “sır” olmuştu.

Derviş dört yana bakdı, kendüden gayrı kimesne görmedi, tek ü tenhâ hemân özidür.

Veli yir gök gördi, kendü vücudınun içinde sır olmuş.

Cemi yirde gökde her eşya ki var sadasın işitdi, öz vücudından gelür.

Derviş fikreyledi, aydur, bu aceb haldür?

Bir zaman var idi ki ben yir ve gök içinde idüm.

Şimdi bu yir ve gök benüm içümde görinür.

Aceb düş midür yohsa hayal midür dir.

Gözin açdı gördi çindür, düş degül, gönli cûşa geldi

Kaygusuz Abdal

Kendi içinde evreni görenler bilir ki, ne ağaçların, suyun, ne gökteki yağmurun, ne yayladaki ceylanın, ne kuzunun kurdun, ne dervişin, ne tüccarın, ne manastırdaki ermişin, ne de hırsızın uğursuzun ruhu ayrı değil birbirinden. Hepsi birbirine dokunu-yor. Beden de ruh da kişinin ötesine uzanır çünkü, “ben” dediğimizden öteye geçer. Ruh tenden, candan uzaklara erer, erişir; sonsuzluk içinde erir.

Yalnızca evrenin merkezinde olduğunuzu görün ve her

şeyi, her varlığı kendi sonsuz bedeninizin birer parçası

olarak kabul edin.

Lao Tzu

Zen ustaları evrenin ruhunun insanın ruhunda yansımasını güzel bir gecede ayın sudaki yansısına benzetirler.

Ay her varlıkta, herkesin içinde bulunun buddha doğasının simgesidir. Ayın yansısı bir göldeki, havuzdaki suda görünür; su ne kadar dalgalanıp kırılsa, parça parça olsa da hep yansıtır ayı. Evren bize ne kadar ayrı, bölünmüş gibi görünse de, aslında her parça bütünü yansıtır. Her insan Tao’yu yansıtır. Ne yaparsa yapsın, kim olursa olsun Tao’luk gitmez insandan.

Su bir kepçeyle alındığında bile ay suyun içinde yansır.

Su kepçeden kepçeye aktarılırken ayın yansısı kaybolmaz.

Zen ve kılıç ustası Yamaoka Tesshû

Aynı su bir kaptan diğerine geçtikçe ayın yansısı kaybolmadığı gibi, ruh da bedene girmekle Tanrılığını kaybetmez. Biçimler değişir, özse aynı kalır. Su ayı hep yansıtır.

Ama zihin her zaman ayı yansıtacak kadar durgun olmaz. Zihni dingin olmayan, fırtınalı bir deniz gibi çalkantılı olan insan, sudaki ayı göremez. Kendinde evreni bulamaz. Yaşamda aradığını bulamaz. Bulunan ancak hırslar, açlıklardır; doyurulamaz açlıklar. Kaybedilense her şey. Insan açlığında, doymayan açlığında, evrenin dağlarını, tepelerini zaptetmek, bağlarını yağmalamak için uğraşır durur. Nedir bu insandaki şehvet, hırs, bu doymak bilmezlik, bu mutluluğa ermezlik? Taşı, toprağı tapular; toprağın bağrını deler, altını, gümüşü çıkarıp alır. Ama ne yapsa, ne etse ruhundaki boşluğu dolduramaz bir türlü.

Halbuki erenlere “bir hırka, bir lokma” yetiverir. Bedevinin çöldeki sükunetini, Hıristiyan ermişinin ortaçağ manastırının bahçesindeki derin sessizliğini, Tibetli lama’nın sarp dağların tepesindeki tapınağında buldugu iç huzurunu buluverirler evrenle birliklerinde.

Gökyüzü, yeryüzü ve ben birlikte yaşıyoruz,

Her şeyle ben birbirinden ayrılamaz bir birlik

oluşturuyoruz.

Chuang Tzu

Gökler, yer ve ben aynı kökteniz,

Evrendeki her şeyle ben aynı özdeniz.

Zen ustası Sengchao

Zen rahiplerinin sudaki ayı görmeleri gibi, sufiler de damlada denizi görürler. Tanrı’yı başı sonu bilinmez engin bir denize, varlığı ve insanıysa o denizdeki dalgalara, köpüklere benzetirler. Varlıklar gelip geçicidir, biçimden biçime girer; denizin tayfunu da vardır gelgiti de. Ama dalgalar, su denizden ayrılmaz; alıp götürsen bile bir gün elbet toprağa döner, buğu olup göğe ağar, bulut olup geri yağar denize.

Işte o denize dalanlar her damlada denizi görürler. Her sonluda sonsuz olanı, her insanda

Tanrı’yı görürler. Bundandır ki, mistikler ezelden beri ademle alemin birliğini, insanın tanrılığını haykırdılar. Hindu mistikleri, Sen O’sun (Tat tvam asi), Ben O’yum (Soham), Ben Brahma’yım (Aham Brahmasmi) diye söylediler tanrılıklarını. Sufiler, Ben senim, sen bensin (Ene ente, ente ene) diye. Hallacı Mansur’un ağzından, “Enel Hak!” feryadı oldu çıktı bu. Beyazıd-ı Bistami şöyle söyledi bu sırrı: “Cübbemin altında Allah’tan başkası yok.”

Ama insan inanmadı Tanrı’yla, evrenle bir olduğuna. Bu inanmayış, bu kendini ayrı biliş insanın bütün acılarının, üzüntülerinin, hastalıkların, illetin nedeni oldu. Bu acıların kökeninde bilgisizliğin, cehaletin olduğunu anlattı Buddha. Lao-tzu içe değil de dışa bakmanın gözü kör ettiğini söyledi. Gurdjieff insanın bir çeşit uykuda, hem de ağır bir uykuda olduğundan söz etti.

Insan evreni bu cehaletten görür, bu uykudan bakar dünyaya. Göz görür, ırak bilir. El uzanıp dokunamaz da ayrı sanır. Ses uzaktan gelince, duyulan ayrı bilinir.

Batı uygarlığı 17. yüzyıldan sonra gitgide şaşılaştı, biri iki görmeye başladı. Doğayla, evrenle olan birliğimizi görmez oldu. Mantık ve bilimsel yöntem harika teknolojik gelişmelere götürdü bizi. Çok güzel şeyler buldu insanlık, çok yararlı buluşlar, keşifler yapıldı. Ama bizi doğadan ve gitgide kendimizden ayıran bir ikiliği de beraberinde getirdi bilim. Doğayla insan, bedenle zihin, düşünceyle duygu, bilimin gerçeğiyle dinin gerçeği birbirini bütünleyen, bire varan değil kutuplaşan, karşıt olan çiftler olarak görüldü; birbirinden ayrı düşünüldü, ayrı sanıldı. Kalbin birlediğini kafa inkar etti. Bakıp bir bilen kalpten çok, körlüğünde iki bilen kafa önem kazandı.

Evrenin uçsuz bucaksız ruhuyla insanın ruhunu birbirine bağlayan kalptir halbuki. Madde ile mânâ kalpte birleşir. Evren insana, mânâ maddeye kalpte dokunur. Ondandır ki kendi özünü arayanlar, Yoga, Budacılık, Zen, Taoculuk, tasavvuf gibi yolları yürüyenler, kalpte ararlar evrenin, yaratılışın sırlarını. Hele Zen ustaları hiç uğraşmaz uzun laflarla; önem vermezler kelimeye, yazıya, kutsal metinlere, sûtra’lara. Öyle ki Çinli Zen ustası Hui-neng gibi kutsal sûtra’ları yırtıp paramparça edeni bile çıkmıştır. Zen yolunda gidenler hep kalbe bakarlar.

Zen ustaları gelip kendilerine Zen’in sırlarını soranlara “kalple kalbi gösterme”ye çalışırlar. Bir sufi tarikatı olan Bayrami Melamilerinde de gönülleri Tanrı’nın gerçeğine açan mürşide “kalbe bakıcı” denir. Mürşidin irşadıyla müridin kalp katılığı gider, kalpler yumuşar, yufka yürekli olunur. Alemlere sevgiyle, aşkla dolunur.

Ama akıl kalpten ayrı düşünce gerçekler bilinmez olur. Aklın sermayesi kelimeler, kavramlardır. Çünkü akıl kavramlarla anlar, insan kelimelerle düşünür. Kalpse doğrudan doğruya bilir. Kalp hemen bilir, bilmek için öyle uzun uzadıya görmeye, laflara, kelimelere ihtiyacı yoktur kalbin. Kafaysa kolay ikna olmaz, bolca kelime okumak, kanıt görmek, tanık dinlemek isteyen bir yargıç gibidir kafa. Ne kadar çok laf duysa, ne kadar uzun düşünse de, kafa sonunda emin olamaz çoğu zaman. Onun içindir ki “kafa gözü”yle değil “kalp gözü”yle görmektir tasavvufta asıl olan. Kalp gözüyle görülsün ki ayrılık sanısı gitsin, birlik hatırlansın.

Aslında biliyorsunuz bunları. Geceleri siz uyurken gökler size gelip ruhunuza birlik nameleri fısıldar. Ruhunuz biliyordur mutlaka. Kafa bilmese de ruh bilir. Evrenin ruhu o kadar sevgiyle dolu olsun, kafanın araya koyduğu mesafeye aldırmadan insanın ruhuna dokunsun da, ruh bilmesin bunu…

Ama gece bildiğini gündüz olup uyanınca geri unutur insan. Körün değneğini bellediği gibi o da aklına sarılır, kalbini bir kenara bırakır. Halbuki akılla kalbin birleşmesi gerekiyordu. Ama akıldan aldığını kalbe, kalpten aldığını akla vurur insan ve ne yapacağını bilemez. O haliyle bir kendine bakar, bir de koskoca evrene. Kendinin bir zerre kadar olduğunu görür de hayıflanır. Bilmez ki hepsi kendi özünedir.

Insan birlik türküsünü bir de evrenin kendisinden dinlemeyegörsün, ayrılık gider; canı gibi sever her şeyi, aşkla dolar kalbi, o aşk ki yerlere, göklere sığmaz.

Aşk… Nesnesi olmayan bir engin aşk. Şunu seviyorum, bunu seviyorum, demez bu aşk. Sadece, seviyorum, der. Ayırmadan, kayırmadan bütüne duyulan aşktır bu.

O gün baska işin yokmuş ki,

Yetmiş iki millet çıkarmış komuşun ortaya,

Bir sürü soy sop çıkarmış komuşun.

Bense, aşk soyuna bağlı doğmuşum sımsıkı.

Bu ayrılık, gayrılık neden diye sormuş durmuşum,

Bu Müslüman’lık, bu gavurluk neden,

Aşk içinde eriyip gitmek varken?

Ömer Hayyam

Aşktan bakanlar, ermişler, evliyalar ikileri birlediler.

Dinlerini, mezheplerini hep aşk eylediler.

Ey aşıkan ey aşıkan, aşk mezheb ü dindir bana

Yunus Emre

Hep kendi bildiler, kimseye ayrı demediler.

Ayruk bana ben dimeyem, kimesneye sen dimeyem

Yunus Emre

Sufiler, “Birliğe ikilik sığmaz,” dediler ve ikiliği öylece bir yana bırakıverdiler.

Ne Hıristiyanım ne Musevi

Farisi ne de Müslüman

Ne doğudanım ne de batıdan

Ikiliği bir kenara koydum

Iki alemin birliğini gördüm.

Mevlana gibi iki alemin birliğini görenler her şeyi buldular hiçlikte. Biçimsizlikte bütün biçimleri bildiler.

Gönlüm bütün biçimleri alabilir, o Hıristiyan’ın manastırı olduğu kadar, putların mabedi, hacının Kâbe’si, ceylanların çayırı, Musa’nın kanununun levhası, müminlerin Kur’an’ıdır da.

Muhyiddini Arabi

Dört bir yandaki erenler, bilenler, sırları keşfedenler Zebur, Tevrat, Incil, Kur’an bir kâsede erittiler, hep birlik söylediler.

Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san

Dört kitabın mânisi budur eğer var ise

dedi Yunus… Ama insan kendini başka sandı, ötesini başka. Ayrılıkta körlük vardı. Yenik düştü insan körlüğüne, yenik düştü şehvete, hırsa. Herkes kendi derdine düştü. Açlık bilindi. Evren insanda açlığı bildi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s