A’mâk-ı Hayâl

Standard

(Hayalin Derinliklerine Yolculuk)

Yazan : Filibeli Ahmed Hilmi

Kaknüs ve Şule Yayınevlerinden çıkmış iki ayrı baskısı var. Şule Yayınevi’nin baskısında, açıklamalı giriş bölümü daha zengin.

Jules Verne bir tasavvuf eri olsaydı ne yazardı? Nasıl yazardı? O engin hayalgücüyle nerelere giderdi? Yanıtımız, “Amâk-ı Hayal”. Bu kitabı başka bir yapıtla kıyaslamak istersek aklımıza hemen son günlerin olay filmi Matrix gelebilir. Matrix, bir kült film olmaya aday. Bunu elbette zaman gösterecek. Öte yandan bu filmde işlenen fikirlerin yeni olmadıklarını görmek için öyle pek uzaklara gitmeye gerek yok. Yine de filmin hakkını vermek gerek. Ilk bölümün felsefi kurgusu o kadar ileriydi ki, tasavvufçusundan taocusuna kadar herkes kendinden bir şeyler buldu. Amâk-ı Hayal ise, bir Hollywood filminde bulunamayacak kadar gerçek bir paylaşım içeriyor. Bize son derece yakın bir Türkçesi olan kitap, Aynalı Baba adlı bir Üstad ile buluşmalardan ve her buluşmada görülen rüyaların anlatımından oluşuyor. Bu rüyalarda Buddha‘dan, Zerdüşte pek çok rehber ve Peygamberle buluşmalar ve öğretilerin birliği teması var.

Kitaptan alıntılar yaparak sözü yazara bırakalım. (Bu arada yazarın 1865-1913 yılları arasında

yaşadığını da belirtelim):

…Her taraf karanlığa boğuldu. Sanki hakikat olanca dehşetiyle görünüverdi gözüme o an.

Insanın gözlerini kamaştıran çimenlerin yeşil rengi yalnızca bir ışık oyunu… Mini mini kuşların cıvıltısı bir hava titreşimi… Âlemleri kaplayan bu ışık yalnızca her şeye nüfuz eden bir dalgalanma… Kısacası her şey bir zorunluluğun, bir kanunun esiri. O an karşımda sanki

Budha Gotoma belirdi. Hazin bir tebessümle ve sararmış çehresiyle bana Hiç! Hiç! Hiç!diyordu.

Çok derinlere daldığımı farkeden bir arkadaş:

– Yine neyin var? Dedi.

– Hiç, dedim

… Hindistan’dayız, Yokluk Tepesine gidiyoruz, dedi.

Ona uyarak yoluma devam ettim. Bir süre sonra karşımıza bir dağ çıktı. Yüksek, çok yüksek bir dağdı. Bir müddet yürüdükten sonra dağa ulaştık. O sırada gümüş gibi parlayan bir dereciğin kenarında bir kulübe göründü. Arkadaşım oraya doğru gitmemi söyledi. Kulübeye gittim. Içinde genç bir adam vardı:

– Ne istiyorsun, dedi. Fakat ben ne istediğimi bilmiyordum.

Arkadaşım cevap verdi:

– Yokluk tepesini görmesi için getirdim. Lütfen onun kılavuzu olun!

Genç adam, memnun bir ifadeyle bana baktı. Elimden tuttu ve: Gel!dedi. Bir ağacın gölgesinde oturduğumuzda bana:

– Yokluk tepesine insanların binde biri, yüzbinde biri çıkabilir. Zira oraya ulaşmak için insanın kendine hakim olması lâzımdır. Bir kimsenin kalbinde arzu ve istek olursa yarı yolda kalır. Oraya yalnızca canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde böyle bir güç hissediyor musun? dedi.

Dayanıksız ve sabırsız fakat iyi niyetli bir insan olduğumu, söyledim.

– Yazık, dedi. Zaten insanların çoğu böyledir. Hele bir girişimde bulunalım, belki başarırız.

Beni tekrar elimden tutarak kulübeye götürdü ve:

– Bugün misafirimsin. Yarın sabah yola çıkarız. Şimdi vaktimizi öldürmemek için biraz konuşalım istersen? dedi.

Ismimi sordu

– Raci, dedim.

Bu insana büyük bir saygı duymaya başladım. Ben de sıkıla sıkıla ismini sordum.

– Buddha Gotoma Sakyamuni, diye cevap verdi.

Bu insanın, insanoğlunun en büyüklerinden biri olduğunu, kitaplardan öğrenmiştim. Evet, Buddha’nın huzurundaydım. Saygıyla ayağa kalktım ve elini öpmek istedim. Engel oldu.

– Eğer bunu benim için yapıyorsan, bil ki ben bir hiçim. Benim nazarımda övgü de yergi de birdir. Kendin için yapıyorsan, kalbindeki sevgi yeter de artar bile, dedi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s